Home » Eğitim » Hırslı Ebeveynler Çocuklarını Umutsuz ve Neşesiz Bir Hayata Mahkum Ediyor

Hırslı Ebeveynler Çocuklarını Umutsuz ve Neşesiz Bir Hayata Mahkum Ediyor

Yaşam şartlarımızın kötüleştiğini biliyoruz. Genç insanların çoğunun kendilerine ait bir ev sahibi olma hatta düzgün bir ev kiralama ihtimalleri bile artık daha düşük. İlginç işlerin birçoğu anlamsız angaryalarla bölünmüş durumda. Hayatta kalmamızın bağlı olduğu, mucizeleriyle hayatlarımıza güzelleştiren doğal dünya, korkunç biz hızla bizden çalınıyor. Hükümette ve ekonomi dünyasının seçkinleri arasında bize vekillik etmelerini beklediğimiz insanlar, bu düşüşü önlemiyor aksine hızlandırıyorlar.

Bu sonuçları ortaya koyan politik sistem, “hırs” tarafından sürdürülüyor. Yani insanlığın yaşam standartları düşerken bile eğer yeterince çalışırsak seçkinlere katılabiliriz inancı ile. Peki ama bu kadar yüksek bir hırsla ne istiyoruz? Kendi hayatımızdan daha iyisini mi? Yoksa daha kötüsünü mü?

Geçtiğimiz hafta bir borsa analisti tarafından Wall Street’te bu yaz stajyerlik yapmaya başlayacak öğrencilere yönelik olarak yazılan bir not basına sızdı. Bu notta, genç öğrencilerin giriş yapacakları “zehirli” kültüre kısa bir bakış atmak mümkün:

“Size ‘Gücün 10 Emri’ni takdim etmek isterim… Dokuz hafta boyunda bunlarla yaşayıp bunlarla öleceksiniz… Her ne olursa olsun her gece ofisten en son çıkanların siz olmanızı bekleriz… Ofise bir yastık getirmenizi tavsiye ederim. Bu, masanızın altında uyumanızı daha rahat bir hale getirecektir… Stajyerlik aslında dokuz haftalık bir masaya bağlılıktır… Stajyerlerimizden biri personel müdürümüzden bir aile toplantısı için bir hafta sonu izin istedi ve ona gidebileceği söylendi. Ayrıca ondan BlackBerry’sini teslim etmesi ve masasını toplaması da istendi… Oyun zamanı bitti, artık vedalaşma zamanı geldi.”

child_2069388b

Oyun zamanı bitti… Peki ama hiç başladı mı ki? Eğer bu öğrencilerin geçen ay Financial Times gazetesinde anlatılan türde ebeveynleri varsa, belki de hiç başlamadı. Makale yeni bir iş türüne dikkat çekiyor: Kreş danışmanlığı. Bu insanlar, müşterilerinin küçük çocukları için elit bir üniversiteye giden yolun taşlarını döşeyecek bir kreş bulmak zorundalar. Ve bunun karşılığında saatte 290 £ (yaklaşık 1220 TL) para alıyorlar.

Bu danışmanlar, altı aylık oğullarının önce Cambridge’e ardından Deutsche Bank’a girmesine karar vermiş ebeveynlerden bahsediyorlar. Ya da iki yaşındaki kızları haftada iki kez özel ders alan (matematik ve okuma yazmada en üst sıralarda yer alabilmek için) ve bunun yanında haftalık olarak fonetik ve okuma dersleri, drama, piyano, Fransızca başlangıç ve yüzme dersleri alan ebeveynleri anlatıyorlar. Ve bu ebeveynler çocuklarının programına Çince ve İspanyolca eklemeyi de düşünüyor: ‘Küçük kız o kadar yorgun, gergin ve endişeliydi ki ağzını açmaktan bile korkuyordu.’”

New York’taki oyun grubu koçları, küçük çocukları, en prestijli özel okullara kabul edilmelerini garanti edecek sosyal beceriler konusunda eğitmek için saatte 450 dolar alıyorlar. Bu çocuklara otizm spektrumunda yer aldıklarını düşündürebilecek özelliklerini saklamaları öğretiliyor. Çünkü bu, seçilme şanslarını azaltabiliyor.

Bebeklikten iş sahibi olana kadar yaşananlar, yaşamı inkar eden, sevgiyi inkar eden bir zihniyetin ürünüdür. Bu zihniyet, neşe ve memnuniyet hissiyle değil hem umutsuz hem de amaçsız bir hırsla beslenir. Çünkü yerine geçtiği şeyleri asla telafi edemez: çocukluk, aile hayatı, yaz mevsiminin paha biçilmez keyifleri, anlamlı ve üretken çalışma, anda yaşamak. Bu zehirli kültür uğruna ekonominin amaçları değişti, sosyal sözleşmeler yeniden yazıldı, ekonomi dünyasının seçkinleri demokrasi tarafından uygulanan vergilerden, düzenlemelerden ve diğer kısıtlamalardan muaf edildi.

Seçkinler nereye gidiyorlarsa, bizler de onları takip etme güdüsü duyuyoruz. Sanki İngiltere’deki ilkokullarda değerlendirme sistemi çok gevşekmiş gibi geçtiğimiz yıl eğitim bakanlığı dört yaşındaki çocuklar için yeni bir testi uygulamaya soktuğunu ilan etti. Cambridge’teki bir ilkokul ise bir sonraki adımı attı bile: Bu okul, dört yaşında yetenekleri fark edilen çocukları farklı ve ayrı sınıflara gönderiyor. Bu, çocuklara yardım etmek mi yoksa onlara zarar vermek mi? Kim bilir?

Eskiden hükümetler çocukların ruhsal sağlık sorunları prevalansını her beş yılda bir ölçerdi. Ama bu uygulama 2004 yılında sona erdi. 2004′ten beri bu konuda hiçbir bilgimiz yok. Eğer hırs baskısı sağlığımıza zarar veriyorsa, güç sahibi insanlar bunu bilmek istemiyorlar.

Ama yine de elimizde bazı ipuçları var. İngiltere’de ruhsal sağlık tedavisi gören çocuklara yönelik bakım kapasitesi, 1999 ve 2014 yılları arasında yüzde 50 oranında arttı, ama bu oran hala talebi karşılamaya yetmiyor. Bugün İngiltere’de ruh sağlığı sorunlarıyla boğuşan çocukların, yetişkin bölümlerinde tedavi görme oranlarında büyük bir artış var.

Son 10 yılda kendilerine zarar verdikleri için hastaneye başvuran çocukların oranı ise yüzde 68 oranında arttı. Yeme bozukluğu olan genç hastaların oranı ise üç yıl içinde iki katına çıktı. Yeterli veri olmadığı için bunun sebeplerinin neler olabileceğine dair elimizde net bir resim yok. Ancak geçtiğimiz yıl sınav stresi nedeniyle psikolojik danışmanlık hizmeti alan çocukların sayısının üç katına çıktığını biliyoruz.

Çocukların genel sağlığı ile ilgili uluslararası bir ankette, çocukların yaşam memnuniyeti sıralamasında, bu tür baskıların normalden daha yoğun olduğu İngiltere’nin 15 ülke arasında 13′üncü sırada yer aldığı ortaya çıktı. İngiltere, “Okula gitmeyi seviyorum” fikriyle barışık olma konusunda 13′üncü, çocukların kendi bedenlerinden memnun olmaları konusunda 14′üncü ve özgüven konusunda 15′inci sırada yer alıyor. Demek ki onca baskı, tıka basa dolu günlük programlar ve teşvik bir işe yaramış, öyle değil mi?

Başarılı olmak için kendimizi geliştirmek uğruna boş zamanımızdan, keyiflerimizden ve eşlerimizle ve çocuklarımızla geçirdiğimiz zamandan fedakarlık etmemiz gerekiyor. Ne için? Rakiplerimizin üzerlerine basıp onları geçmek ve insanlığın ortak çıkarlarına karşı gelmek uğruna. Peki ya sonra? Başladığımız noktadakinden daha fazla bir tatmin duygusuna ulaşamadığımızı keşfederiz.

1653 yılında Izaak Walton “zavallı zengin insanın” kaderini şöyle tarif ediyor: Bütün zamanını önce elde etmek ve onları kaygıyla korumak için geçiren bu insanlar zengin olmaya mahkum edilmiştir. Ve bu yüzden sürekli meşgul, sürekli hoşnutsuzlardır.”

Ödevini bitir, sınavlarını geç, 20′li yaşlarını günışığı görmeden geçir… İşte o zaman sen de seçkinler gibi yaşayabilirsin. Evet ama aklı başında kim böyle yaşamak ister ki?

Kaynak: http://www.theguardian.com/commentisfree/2015/jun/09/aspirational-parents-children-elite?CMP=share_btn_link